Stj. Av. Beyza DOĞAN - Av. Canset YILDIZ
Anayasa Mahkemesi geçtiğimiz günlerde Ankara 18. Aile Mahkemesinin başvurusu üzerine genel boşanma sebeplerini düzenleyen kanun maddesi olan Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 166/IV bendini anayasaya aykırılık yönünden esasen inceledi. Esasında bu inceleme madde için ilk değil; gidişata bakılırsa son da olmayacak. Çünkü Anayasa Mahkemesi yazımıza konu kararında; TBMM’nin 2024 tarihli iptal kararı (bkz.: AYM, E.2023/116, K.2024/56, 22/02/2024) üzerine yaptığı yeni düzenlemede bu kararın gerekçelerine yine uyulmamış olduğunu tespit etmiş olmasına rağmen iptal talebini reddetti.
Benzer gerekçeli iptal istemiyle 2024 yılında Anayasa Mahkemesi iptal istemiyle önüne gelen kanun maddesinde genel boşanma sebeplerine dayanarak açılan ve reddedilen davalarda yeniden boşanmaya karar verebilmek için boşanma talebinin reddi kararının kesinleşmesinden sonraki üç yıl içinde de ortak hayatın yeniden kurulamaması şartı aranıyordu. Değişen koşullarda artık herhangi bir yaş veya sosyal gruptan bir çiftin bu şartı sağlaması tam bir zulüm haline geldi. Anayasa Mahkemesi kararından sonra sözde revize edilen ilgili madde boşanma talebinin reddi kararının‘kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl’ yerine ‘kesinleştiği tarihten başlayarak bir yıl’ şeklinde değiştirilmişti. Ancak bu değişikliğin de vatandaşın sorununu çözmeye yetmediği iddiasıyla yapılan iptal başvurusu Anayasa Mahkemesinde kabul görmedi. (AYM, E. 2025/203, K.2026/39,12/2/2026)
İptali İstenen TMK m.166/IV Ne İle İlgilidir?
TMK sisteminde boşanma sebepleri genel ve özel sebepler olarak sistematize edilmiştir. TMK md. 166 aslında genel boşanma sebeplerini düzenler. Eşler özel boşanma sebeplerinden biriyle boşanamadığı takdirde evlilik birliğinin temelinden sarsılması ve ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle evlilik birliğini bu maddeye dayanarak sona erdirmeye çalışır.
TMK. md.166’nın son fıkrası ise genel boşanma sebeplerinin herhangi birine istinaden açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak (iptal edilmeden önceki haliyle) üç yıl, (iptal edildikten sonraki yeni haliyle 1 yıl) geçmesi halinde her ne sebeple olursa olsun ortak hayatın yeniden kurulamaması durumunda evlilik birliğinin temelden sarsıldığını kabul eden maddedir. Bu bağlamda belirli sürelere bağlı olarak; davası reddedilen eşlerden birinin istemi üzerine yine de boşanmaya karar verileceği düzenlenmiştir. Iptal bahsini ortaya çıkaran kısım burasıdır.
Anayasa Mahkemesi “Ailenin Korunması” Kavramına Hak Temelli Bir Bakış Açısı Getirmek İstiyor Ancak Kavram Matematikçiliği Yapıyor.
Maddenin değişiklikten önceki iptal edilen halinde; boşanma kararına bir şart olarak, önceki boşanma davasının reddine dair kararın kesinleşmesinden itibaren geçmesi gereken üç yıllık süreyi düzenleyen kural, özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına bir sınırlama getirmektedir. (AYM, E.2023/116, K.2024/56, 22/2/2024, § 17). Nitekim 4721 Sayılı kanunun 166. Maddesinin dördüncü fıkrasında yer alan; davanın reddi durumunda kararın kesinleşmesinden başlayarak bir yıl geçmesi üzerine evlilik birliğinin temelden sarsıldığının kabul edilmesi de aile birliğini korumayı amaçlamaktadır. Taraflar bu süre içerisinde sürdüremeyecekleri ancak hukuken sonlanmasına izin verilmemiş bir evlilik bağının gerektirdiği tüm yükümlülüklere uymakla mükellef bulunmaktadır. Bu süre geçmeden boşanmanın gerçekleşmemesi ile kanun koyucunun korumak istediği toplumsal değer olarak “aile” değeri ile bireyin meşru hak ve menfaatleri arasındaki denge birey aleyhine bozulmuştur.
Kanun koyucu (TBMM) 4721 Sayılı Kanun’un 166. Maddesinin dördüncü fıkrasındaki bu kuralla evlilik birliğinin temelinden sarsılmış sayılmasına ilişkin bir karine (hukuki varsayım) öngörmüştür. Yürürlükteki son duruma göre boşanma davasının reddine dair kararın kesinleştiği tarihten itibaren itiraz konusu kural uyarınca bir yıl içinde ortak hayatın yeniden kurulamadığı ortaya konulduğunda evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı kabul edilecek ve eşlerden birinin talebi üzerine boşanma kararı verilecektir. Ancak yeniden iptal talebinin reddine karşı oy yazan Anayasa Mahkemesi üyesinin de savunduğu gibi bu red kararı önceki iptal kararının bir kısım gerekçelerini yok saymaktadır.
Bir Yıllık Sürenin De Uzun Olması ve Gerçekte Bir Yıl Olmaması
Bir boşanma davasının sonuçlanma süresi ortalama 1-5 yıl arasında değişmektedir. Yargılama sonrasında kanun yolları aşamasıyla beraber süre daha da uzamaktadır. Böylelikle kesinleşme tarihinden başlayarak geçmesi beklenen bir yıllık süre aslında görünmez yargılama süreleri sebebiyle bir veya iki yıla değil çok daha uzun yıllara tekabül etmektedir. Boşanmak isteyen insanlar beş-altı yıl süren boşanma davaları sebebiyle ortak hayat çoktan sona ermiş olmasına rağmen yeni yuvalarını kuramamakta, toplumsal olarak dışlanmakta ve bireysel olarak hem hukuki hem ahlaki çıkmaza itilmektedir.
Bu durumda kanun koyucunun aile birliğini korumak isterken bireylerin özel hayatının gizliliğine saygı hakkını ihlal edip etmediği sorunu akla gelecektir. Anayasa Mahkemesi 2024 yılında aılan süreyi üç yıldan bir yıla indirerek değiştirirken tam olarak bu noktaya değinmişti ancak şu anki red gerekçesi ile bu hassasiyeti aynı kuvvette göstermiş sayılmaz.
Diğer yandan tartışma konusu bu kuralın sadece özel hayata saygı hakkı bağlamında değil, hayatını yeniden şekillendirmek gayesindeki davacı eş için - ve belki de bu kadar uzun süre boşanamadığına şaşıran(!) davalı eş için dahi - aynı anayasa tarafından korunan maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı bağlamında da engeller yarattığı değerlendirilmelidir. Zira boşanmasına bir türlü izin verilmeyen kişinin kendi hayatı hakkında karar alma yetisi yer yer durma noktasına gelebilir, toplumsal statüsü boşanmış kişinin statüsünden daha zor ve karışık haldedir. Bu süreçteki bir eşin sağlıklı toplumsal ilişkiler kurması ve sadece evlenebileceği kişilerle değil diğer kişilerle de özgür ve sağlıklı bir ilişki inşa etmesi her zamankinden daha güçtür.
Bireysel Özerklik Üzerindeki Kamusal Erke Karşı Tutuk Bir Meşru Direniş Var.
Söz konusu hükmün tartışmaya açılmasının en büyük müsebbibi uzayan yargılama süreleri ve hukuk kuralları olsa da altta yatan önemli bir sebep de bireyin karar mekanizmaları yetkin bir forma eriştikçe sorgulamaları ve itirazlarının artması, kural ve keyfilik algısının gün be gün değişmesidir. Bugün okullarda devamlı uyarlanarak denenen eğitim sistemi gibi sağlıkta bireyin karar mekanizmalarına ilişkin esneklikler (hekim seçme hakkı, bilgilendirilme hakkı, veri gizliliği gibi alanlardaki gelişmeler) de aynı yetkinliğe yaslanmaktadır. Yargıya intikal eden boşanma süreçlerinin hem kural bazında hem de sistemik düzeyde sorgulanması bu bağlamda da gelinen yeni bireysel ve toplumsal formun bir yansımasıdır. Bu anlamda her iki Yüksek Mahkeme kararının bireyin karar süreçlerine tanıdığı alan ve devletin ailenin korunmasına ilişkin yükümlülükleri dengesinde birey lehine karar alınmasını murad ettiği, ancak sonuç yaklaşımına bakıldığında bunda mütereddit olduğu değerlendirilebilir.
Temel Haklara Müdahale Bahsinde Ölçülülük İlkesinin Aksak Uygulanması
Anayasamızın 13. maddesi; temel hak ve hürriyetlere getirilen sınırlamaların ancak kanunla, Anayasada yer alan sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olması gerektiğini düzenlemiştir. Burada ölçülülük sorunu gündeme gelecektir. Çünkü Anayasa’nın 41. maddesinin birinci fıkrasında “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır.” demektedir. İkinci fıkrasında ise “Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar.” denilmiştir.
Bu halde tartışılması gereken husus, devletin aile birliğini korurken bireylerin özel hayatına saygı hakkını ihlal edip etmediği, bunu da hangi ölçülere göre gerçekleştireceği olacaktır.
Özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesi hakkı TMK’nın 166. maddesini yakından ilgilendirmektedir. Evlilik birliğinin kurulması kadar sona erdirilmesi de bu haklar kapsamındadır. Kanun koyucu evlilik birliğinin kurulması ve sona erdirilmesinde aile birliğini korumaya çalışmaktadır.
Ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsılmış sayılmasına ilişkin şartların belirlenmesi kanun koyucunun takdirinde ise de bu kapsamda öngörülen kuralın orantılılık alt ilkesiyle gereğince ilgililere katlanamayacakları bir külfet yüklememesi gerekir. (AYM, E.2023/116, K.2024/56, 22/2/2024, §§ 33, 34).
İptalle gerçekleşen kanun değişikliğinin gerekçesinde ortak hayatın yeniden kurulamadığı hâllerde makul olmayan bir süre boyunca ilgililerin boşanma kararı elde etmelerine imkân tanınmadığı ve fıkrada özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkı ile aile kurumunu koruma amacı arasında makul bir dengenin sağlanmadığı sonucuna varıldığı, ortak hayatın yeniden kurulamaması nedeniyle evlilik birliğinin temelden sarsılmış sayılması için boşanma davasının reddine yönelik kararın kesinleşmesinden itibaren geçmesi gereken sürenin üç yıldan bir yıla indirildiği anlaşılmaktadır.
Ancak Anayasa Mahkemesi incelememize konu ikinci kararında; üç yıldan bir yıla indirilen sürenin makul bir süre olduğunu oy çokluğuyla değerlendirerek bir yıllık sürenin de iptali gerektiği iddiasını geçersiz bulmuştur. Başka bir ifadeyle sürece bir bütün olarak bakıldığında Yüksek Mahkeme’ye göre ilgili bir yıllık sürenin ilgililere katlanılmayacak bir külfet yüklemediği değerlendirilmektedir.
Bu itibarla özel hayata ve aile hayatına saygı gösterilmesi isteme hakkı ile anılan meşru amaç arasında makul bir denge sağlayan kuralın orantılılık ve ölçülülük ilkesini ihlal etmediği sonucuna ulaşılmıştır. Açıklanan bu gerekçelerle de kuralın anayasanın ilgili maddelerine aykırı olmadığını belirterek itirazın reddi gerektiği sonucuna varmıştır.
Karşı Oyla Anlatılmak İstenen
Anayasa Mahkemesi her ne kadar itirazın reddine karar vermiş olsa da; kanaatimizce Türk yargısındaki yargılama süreleri göz önüne alındığında makul sayılmış olan bir yıllık süre de bireylere katlanılması güç külfetler yüklemektedir.
Anayasa Mahkemesi önceki yıllarda sürenin değiştirilmesi hususunda karar verirken de uzun süren yargılamalardan yola çıkmıştır. Ne yazık ki günümüzde yargılama süreleri konusunda olumlu bir değişiklik olmamasına rağmen önceki karar dinamiklerinden uzaklaşarak bir yıllık sürenin makul olduğu yönünde karar vermiştir.
Aile birliği korunmak istense de aslında boşanmak için başvurmuş ve evlilik birliğini aslında sürdüremeyen, ortak yaşamdan söz edilemeyen bir sözde birlikteliğin sona erdirilmesi için uzun yıllar beklenmesi bireylerin hayat kalitesini önemli ölçüde etkilemekte, müşterek çocukların yeni durumunun da şekillendirilmesini geciktirmekte, tarafları sürüklediği ahlaki çıkmazlar itibariyle aile müessesesi üzerinde orantısız baskı kurmak yoluyla amacının tersine işlev görmektedir.
Artık sağlıklı iletişim kuramayan, aynı evi bile paylaşmayan insanlardan, boşanma talebinin reddi kararın kesinleşmesinden başlayarak bir yıllık süre içinde aile birliğini sağlıklı bir biçimde yeniden inşa etmelerini beklemek ailenin kutsallığı konusundaki son derece izafi yaklaşım karşısında hayatın olağan akışına aykırıdır. Bireylerin evlilik birliğini sona erdirirken uyulması gerekli kurallar belirlenirken toplumun temel yapı taşı olan aile birliğinin korunması amaçlansa da, temel hakları ihlal edilen bireyleri toplumcu bir bakış açısı ile sona ermiş bir evliliğe adapte etmenin imkansız olduğu da açıktır.
Beytepe Mah., 5341 Sk., No:2, Keyvan Acrux Ticari, 06800 Çankaya/Ankara
© Canset Yıldız Hukuk Danışmanlık . All Rights Reserved. Designed by medyANKA