Av. Canset YILDIZ
Maria Olmak filmini yazdıktan kısa bir süre sonra araştırmadan bir filme daha gittim. Filmin adı Başlangıçlar idi. Konusunu kendi cümlelerimle anlatmak istemiyorum, çünkü filmle hiçbir bağ kuramadım. Maria Olmak gibi talihsiz sürüklenmelerle ve ziyanlarla dolu bir hikaye üzerine, neredeyse kusursuz öyküsü ile izlediğim bu genç kız hikayesi, faydasız bulduğumdan kabul etmek istemediğim bir manifestoyu (Hayatın önemli bir kısmı sadece şansla ilgilidir!) bir tokat etkisi ile karşıma çıkardı. Ancak zihnimde bir sadeleşmeye de yol açtı. Düşününce, hakikaten bazı çok önemli şeylerin şansla kesin bir bağlantısı var.
Bir bilet satış sitesinde filmin konusu şöyle anlatılıyor: “Paris’te aynı evi paylaştığı arkadaşının beklenmedik ölümü ve İstanbul’da onarılmayı bekleyen gizemli bir Osmanlı tablosunun arasında, genç bir resim restoratörü yirmili yaşlar bunalımından en az hasarla çıkmaya çalışmaktadır.” Bu cümle filmi gerçekten iyi tanımlıyor. Cümlede de filmde de tek trajik şey ani ölümdür; ancak cümlede kapladığı yer çok daha büyüktür. Çünkü filmin başrolündeki genç kız aktarılan kesite bakıldığında duygusal hasardan o derece korunmuştur ki, Paris’teki arkadaşının ölümünün onun üzerindeki etkilerini görmeniz imkansızdır. Kahraman hiç yasta gibi değildir, sadece yer değiştirmiş bir kişinin bocalamalarına sahiptir. Ani ölümle ilgili birkaç kez “o olay” diye bahsedilir. Bu kesitleri izlerken travmatik bir ölüm yaşamış birinden çok gayet şanslı, yer yer ne derece şanslı olduğunun farkında olmayan ve daha da önemlisi tüm hayatı boyunca bir başkasının acısına azami mesafede tutularak korunmuş, acıya yabancı bir genç kızın bir eli yağda bir eli balda hikayesini görürsünüz. Öncesinde hiçbir şey okumadığım için kararında bir kimlik hikayesi izleyeceğimi sanarak koltuğa otursam da trajik, gülünç veya anlamlı bir şeyler bekleyerek tüm süreyi doldurdum ve Maria’nın talihsizliğini, bu filmdeki kızın talihini görüp çıktım. Bu nedenle Başlangıçlar filmi için diyeceklerim bundan ibaret!
Akabinde kıymetli bir arkadaşımın tavsiyesi ile Vanya’ya gittim. Vanya esasında bir sinema filmi değildi, bir tiyatro oyunu idi. Şükür ki perdeye aktarıldı ve Londra’da olmak zorunda kalmadan bu muhteşem eseri görebildim. Vanya’yı bir ümmi psikolojisi ile izledim. Bu nedenle filme(oyuna) dair verdiğim bilgilerin sahihliğinden de emin değilim, öyle ki ben bu işlerin insanı değilim. Ama ben yine şahitlik ettim, artık bu olmamış gibi davranamadığımdan ve biraz da sadece yazmak için, yazıyorum.
Bir hekim, bir adam, bir kararsız, bir ‘yalnız’ ve ‘tek başına’ olarak (bu ikisinin farkları yıllardır konuşuluyor, oralara girmeyeceğim) Michael, bütün bilinçli yürüyüşlerini ve hesaplaşmalarını adım atmaya mecali kalmamış bir halde bir odanın içinde sekiz ayrı karakter kılığında düşünüp eyleyerek tamamlar. Hayır ölmemiştir, ancak ayık kafayla katlanılamayacak bir şeyle, içindeki ölülerle karşılaşmıştır ve hangisinin kendisi olduğunu bile bilemeden hiçleşerek yeni mevcudiyetine kavuşur. Görmek, bilmek, analiz etmek, tam isabetle yorumlamak onun belasıdır. Aşkından bile emin değildir Michael, belki de Maureen veya Ivan mı demeliyim, bazen karıştırıyorum.
“ Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum /Telaşlı, aç gözlü kurbağalara /Bakmaktan /Bilmiyorum / Bilmiyorum, bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.”**
Sayısız kimliğin sorunlarını analiz eden bir zihnin her birinden bir parça -veya hepsini tamamen- bünyesine almış olabileceği fikri ürkütücü olsa da doğal bir hâldir. Bunu bir problem gibi değerlendirmek de gülünçtür: bir meslek veya mecburiyet olsun, gerçek bir iletişimin gerçek sonuçları vardır ve doktor Michael bu sonuçları yorgun ancak gayet cesurca üstlenmektedir. Bu yorgun adam henüz öz kimliğini algıladığına ve memnun olup olmadığına emin değilken; Maureen, Elizabeth, Ivan, Alexandr, Sonia, Helena, Liam... adında bir dolu karakterin iç dünyasına sığmaya, hepsinin dilinden seslenmeye çalışır, bir aynanın içine sığmaya çalışır gibi. Maureen'i Ivan'a, Ivan'ı Helena'ya Liam'a yansıtır ve bu sayede iç içe geçen aynalar gibi sonsuz görünümler elde eder. Bu insanlar hep birlikte bir bardak cin toniğe sığmaya çalışır gibi üşüşür Michael’in zihnine ve bedenine, onu konuşturur. Michael birden artık bilmem kim olarak eyler, isyan eder ve ağlar, bir süre endişe içinde takip etmeye çalışırsınız. Böylesine karmaşık ve tehlikeli bir rolün Andrew Scott gibi bir oyuncuya verilmesi de içgüdüsel bir tercih gibi. Andrew gerçekten bir bedene sığamayacak kadar komplike yeteneklere sahip devasa bir oyuncu! (Keyifli bir röportajı için etiketlerdeki linke tıklayabilirsin.)
“Bir yanda hayatın kısalığı ve ölümün kaçınılmazlığı varsa, diğer yanda da herkesin kendisine verilen zamanla ne yaptığı vardır.”*** Zamanla ne yapılacağı her zaman bir sorunsal olmuştur insan için. İlişkilenmek zorunda hisseden insan kurduğu ilişkiler içerisinde hiçleşir, bir yaratım hevesinde binlerce kez yok olur. Yüzüp güçlenmek istediği mavilikler nefesini keser. Yaşamın her açıdan çelişki oluşu bu tip bir şey olsa gerek! Düalist oluşlar içinde sonsuzluk hissine tutunmaya çalışırsın. İşte Vanya, zamanla ne inşa ettiğini sorgulamayı deneyen sekiz insanın hikayesidir. Denemek diyorum, çünkü birkaç sorgu hamlesinde ortaya çıkanlar, sorgulama pratiği zayıf kimselerin tepkileridir. Basit bir sorgulamayla beliren çıkarımlar tahammülleri zorlar. Giyinmek, barınmak, o kasabada birisi olmak, adı geçmek için tutunduğun kişilerin ve alışkanlıkların seni nasıl yok ettiğini görürsün. Usul usul yok oluşunu seyrettiğin hususiyetlerin karşına geçip gözlerini sana diktiğinde; kendini ve başkalarını affetmek mi anlamak mı diye debelenirken heyecanlı bir yol gelir aklına: estetik bir adalete, intikama ne şekilde yöneleceğini düşünmeye başlarsın. Bir kez fark etmenin böyle sonuçları vardır, insanların en ufak sorgulamaları dahi yapmak istememesi, kavrayışlarına rağmen inatla kaçmaları bundandır. Andrew'in sahnesi bu çelişkilere düşmüş sekiz ayrı insanın hesaplaşmasını taşır.
Çeşitli sebeplerle birbirine etki etmiş bu insanların varlık sorgulamaları sırasında ortaya çıkan öznel dışavurum tarzları tek bir oyuncu şahsında sahnelenmiştir. Oyuncunun bu kadar farklı özellikteki ve yaşamdaki sekiz tipleme arasında yaptığı beklenmedik usta geçişlere hayran olurken; varoluşun, bir yaşam sürmenin karmaşık yapısını hatırlarsınız. Yaşamınıza karşı duyarlı ve sorumlu bir yapıda iseniz, bu özellik size bahşedildi ise, perdenin etrafında size ait başlıklar açılır: Acaba ben hangi esaretimle yüzleşeceğim? Hayatımdaki bu insanlar bana aslında ne yapıyor? Ben onları aslında nereye koyuyorum? Benim tanrım nerede? Putları kıra kıra yürüyecekken ceplerindeki tanrılara takılır elin. Özgürlük ve vaad edilen sonsuzluk gelecek mi? Bu andan sonra film, o salondan çıktıktan sonra hayatınızda bazı şeylerin eskisi gibi olmaması gerektiğine ikna edecekmiş gibi cüretkar bir şekilde oynar perdede.
"Varlıklı" hayatları içerisinde istediğini aldığını sananlar, içinde bulundukları yoksunluk ve boyun eğişle yüzleşir. Başa gelen çekilir çile değildir. Bu büyük bir bocalamadır çünkü yaşamı boyunca her şey olması gerektiği gibiymişçesine davranılmıştır. Sorgulamalar geri dönülmez bir biçimde artık oradadır ve her şeyi yakıp yıkmak ister gibi tüm basit yaşam düzenine meydan okur. Herkes, herkes aleyhinedir, her yer tehditkârdır. Hakiki sorgulamaları yok sayarak geçirilmiş korkak bir yaşam halinde, 'itiraz etiği' gelişmemiş olduğundan karakterlerin kendine ve birbirlerine karşı verdikleri yanıtlarda bir iptidailik, ilkellik baş gösterir. Silah çekenler, kendi canına kastedecek gibi yapanlar, mahrumlar, kandırılmışlar, bir sürü değersizler doluşur sahneye.
Kuşaktan kuşağa taşınan, varlık sebebi görülen kimlik unsurlarımız, olması gerekenler ve kendisi hakkında değerlendirme hatasına düşmeler (kimlik bunalımları) arasında bir yol belleyip koyulmuşken, bu yönelişin doğru bir karar olup olmadığını düşünme cesaretini gösterirsen başına gelebilecekler az çok bellidir: içinden bir ses kesin olarak geri dönmen gerektiğini ya da tüm ihtiyacının tam da şu anda yaptığın gitmek işi olduğunu söyler. Yahut bu kadar keskin olmamak gerekliliğinden yola çıkıp, vardığın yerdeki söz ve tavırlarını imgelemekle, yani hayal kurmakla yetinirsin. Gediğine oturtulacak lafları unutmadan ve kafan karışmadan bir çırpıda söyleyiverdiğini, omurganın hep dimdik olduğunu, yara bere içinde kalenderce savaş verip kanadığını, pek güzel pek harika şeylere sahip olduğunu hayal ederek kendi çemberinde kahramanlaşırsın (ki en doyulmazı da budur!). Bir diğer olasılık: herhangi bir gelecek veya varlık modeli imgelemeden, yalnızca birilerinin (ki bunlar senin kozmozunda aslında hiç yoktular) neden senin yolculuğuna eşlik etmediğine, seninle kol kola yürümediğine öfkelenerek adımlayabilirsin yeryüzünü... Durum bu ise, vardığın yerde yabancı hissetmen olasıdır... Çünkü insan bir kez başkalarını sorumlu tuttu mu, yeni tanıdığı insanlara bile olmadık mesuliyetler atfedebilir. Bu handikabın ördüğü çoraplar seni boğmaya yeter! Bir diğer olasılık; kaygıya ve canını acıtma isteğine işaret eden bir hal olarak yolda kalmışlıklarının dumanlı atmosferinde nefesin kesilir, bu konuda ne kadar da değişmez olduğunu görür, kendini biraz ahmak bulursun. Nihayet yorulduğunda, belki de en doğru sonuca, sadece yürümek isteyen bir insan olduğu fikrine dönersin. Burada müzik girer, ışıklar açılır. Andrew’in hiçleşmeyi böylesine tutkulu karşılıyor oluşu, yeni bir varoluş biçimi olarak teslimiyeti müjdeler. 07/06/2025
* “içinden geçilen küçük aynalar” tabiri Sezai KARAKOÇ’un Köşe şiirinde geçen gizemli bir sözdür.
**Edip CANSEVER’in Çağrılmayan Yakup şiirinden bir kesit. Çağrılmayan Yakup, kimlik bunalımının en iyi şiiridir demek yanlış olmaz.
***Marc Wittmann, Hissedilen Zaman adlı eserinden, herkesin kurabileceği bir cümle.
Bea Wain, Larry Clinton - Heart And Soul (1939) - YouTube (film bitimindeki şarkı)
Bu yazı, Ayizi Dergisi Yayın Kurulu'nun mütevazı kabulleriyle derginin 35. sayısında yayınlanmıştır. Ayizi Dergisi – ANADOLU EĞİTİM KÜLTÜR VE BİLİM VAKFI
https://www.esquire.com/uk/culture/film/a60823021/andrew-scott-interview/
Beytepe Mah., 5341 Sk., No:2, Keyvan Acrux Ticari, 06800 Çankaya/Ankara
© Canset Yıldız Hukuk Danışmanlık . All Rights Reserved. Designed by medyANKA