Mukadderât, Çatıdaki Kadın ve Şükûfe Nihal Hanım
Av. Canset YILDIZ
Film yazılarımda bir kader çizgisi tespit ettim. Tümüyle tesadüfi seçtiğim, konuları hakkında herhangi bir birlik veya dizgi gayretinde olmadığım bu filmler şahsi gelişim seyrimde birer basamak haline geldi, beni bilmediğim yerlere taşıyor. Maria Olmak ile yeniden alevlenen kavgalarım Başlangıçlar isimli şımarıklık dizgesi ile yeni bir boyut kazandıktan sonra Vanya’nın kimlik bunalımlarında çılgınlık nefeslenmesi yaşadı ve Mukadderat ve Çatıdaki Kadın ile küllerinden doğdu.
Mukadderat filmini bir arkadaşımın “Kadın sana benziyor, aç izle kendini görecek güleceksin.” demesi ile izledim. İlk sahnelerde kocası ölür ölmez yeni koca derdine düşen yaşlı bir kadın görmek elbette kendi namıma pek iyi hissettirmedi! Ancak daha sonra ondaki doğrudanlık ve umursamaz tutumu görünce arkadaşımın kastını anladım.
Başrolünde Nur Sürer’in Sultan karakterini oynadığı Mukadderat filmi gerçek meseleleri absürt komedi unsurlarıyla sergiliyor. Senaryo bütün olarak incelendiğinde yaşamın gayesi, gailesi, aile, kadıncılık, evlilik gibi mefhumlarla ilgili olarak seyirciye bazı sorgulamalar yaptırıyor. Sultan karakterinin karmaşık olmayan ancak öngörülemez davranışları senaryoya hareketlilik katarken merakı da canlı tutuyor. Oyuncuların iyi seçildiği çok açık, kimse rolüyle çelişen bir yüz çizgisi dahi taşımıyor. Sultan üzerinden sevk edildiğimiz sorgulamalara gerçek hayattan komedi unsurları eklenince; filmi izlerken kimsenin kendini yüceltmeye çalışmadığı bir sohbet masasında, sergilemekte olduğunuz kişilik türünü hür iradeyle gözden geçiriyormuş gibi hissediyorsunuz. Senaryonun insan olmaklığa ait önemli konuları konforlu bir alanda tartışmaya açtıran bu özelliğini ayırt etmek gerekiyor.
Sultan karakteri, gecikmiş sorgulamaların kıymetini ortaya koyan bir işlevsellikte umut vaad ediyor. “Umut bitti mi, telaş da biter!” sözündeki bilgelik, Sultan’ın yaşlılık evresinde tersinden tezahür ediyor. Hiçbir değişim için kendini gecikmiş görmeyen ve asla sızlanmayan bu kadın, kocasının vefatıyla yaşadığı o ayıkmada kolları sıvıyor ve kendinden itibaren her şeye yeniden, başka bir dilde hükmetmeyi başarıyor. Bu mahrem sürecin küçük bir kasaba olan Cide’de herkesin gözleri önünde gerçekleşmesi Sultan’ı korkutmadığı gibi seyirciyi de yüreklendiriyor. Bu yanıyla lider özellikte bir yapım olduğu ortada. Sadece doğal ve cesur olmakla dikkat çekmeyi, hedef haline gelmeyi başaran bu kadın, kendine ve ötekine karşı durma cesaretinin pek mümkün ve sevimli örneği olabilir.
Sultan’dan Mira’ya
Mukadderat’ı izledikten sonra bir dostumla açık hava sinemasında Çatıdaki Kadın’ı izledik. (Sanırım kadın hikayelerinde garanti bir senaryo başarısı görüyorum. Gerçi daima öyle değil; daha önce de savaş filmlerine, biyografik yapımlara ve cadı filmlerine obsesif bir tutku göstermiştim.) Filmden çıkarken sağımızdan solumuzdan geçen farklı yaş ve tarzdaki insanların bizimkinden alakasız yorumlarını işitince kendimizden şüphe ettik. Oysa gerçeğin görünen pek çok yüzü vardı, biz ise “o” yüzünü görmüştük ve dünyanın bundan ibaret olduğu zannıyla çıkıyorken ötekiler tarafından rahatsız edildik: onları anlamak işini onların desteği olmadan çözemeyecek olduğumuzdan boş verdik.
60 yaşındaki Mira’nın hazırlıksız bir şekilde içine düştüğü hâl, onun kaybolmuşluk ve kimsesizliğinin düzeyini insanın içini acıtırcasına gösteriyor. Mira, Cide’nin Sultan’ı gibi keskin değildir, onun tam aksine aşırı naif, kendini ifadede beceriksiz ve tutuktur. Yanıt aramaz, sürüklenir ve kendini bulduğu yerde yeniden inşaya değil yok oluşa istekli ve duyarlıdır. Daha doğrusu Mira’da herhangi bir istek belirtisi yoktur, ölümü istediği değerlendirilse bile bunu irade ederek değil, içine düşerek ister. Anlamsız bir banka soygunu girişimiyle kendindeki garipliği çaresizce haykırmak mecburiyetinde debelenirken, hiç sahip olamadıklarına bakar: evi, mesleği, kocası ve oğlu. Mira kendini, onlar Mira’yı hiç tanımamış, yaşamamıştır. Beklentiler, görevler ve tanımlanmamış his ve muhtaçlıklar arasında yitirilen anlam ve tutku, Mira’yı avuçlarına alarak öldüresiye sıkmaktadır. Mira sadece değişen ruh hali içinde değil, öncesinde de yaşamıyor gibi yaşamış olduğunu fark eder. Bir içdenizi vardır, tanımlanmamış, kaynağını çoktan yitirmiş ve hissiz... Yalnızca sıkışan bir kalpten, kelebeklenen karın boşluğundan ve beynini zapt eden hesapsız bir yok olma hedefinden ibarettir bu zavallı yaşlı kadın. Hoşgörülmemiştir, takdir edilmemiştir, gerçek ve anlamlı bir öfkenin muhatabı olmamıştır, aslında yaşamamıştır ve yazık olmuştur.
“Tanrım, sana doğru ilerleyebilsek! Jerome ile ben, birlikte, birbirimizi çekerek; bütün yaşam boyunca iki yolcu gibi yürümek. Kimi zaman biri ötekine ‘yoruldunsa bana dayan’ dediğinde ötekinin de, ‘seni yanımda hissetmek yetiyor bana’ deyişi...” Mira’nın hastanedeki süreci böyle bir haykırış içerir. Ancak fısıldadıkları duyulmaz, olanların sebebi dahi sorulmadan aşağılanarak terk edilir. Öyleyse... Öyleyse geriye yok olmaktan başka ne kalır?!
“Ama hayır! Tanrım! Senin bize öğrettiğin yol dar bir yol, iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar dar.” (Andre Gide, Dar Kapı) Biriciklik bilincine varmak için çok çocuk olan Mira kimsesizliğinde nefessiz kalmaya karar kılmış gibidir. Ancak filmde son yoktur, bir kaybolma ve yok oluş hissidir elde kalan.
Giryân ve Mahcur Nihal
İnsanın ‘normal’ statüsüne varmak için sergilemediği kepazelik yoktur. Yaşamın ortalaması baştan sona soluduğumuz bir zehirdir. Bu zehri içmeksizin büyümek ve bilinmek mümkün olmaz. Kabul endişesi dipsiz bir kuyu gibi orada, her adımımızı yutmaktadır. Sayısız adımın bu karanlıkta dönüştüğü çılgınlık ve dehşet, normallik sarhoşluğundaki zihinlerde sorun teşkil etmez. Herkes oradadır ve bu harikulade iyi bir şeydir. Sultan’ın ve Mira’nın yaşamı bu yanılgının dişil sunumudur.
Her an farkında olarak savaşmış olmak ise yolu ve yoldakileri görmek imkanı verir. Gecikmiş bir fark edişin başkalarını dinlemeye zamanı yoktur. Hiç gelmeyen bir fark ediş ise gürültülüdür. Farkında olmak belasına tutulmuş bir zihin ise, başkalarına hizmet etmek şifasına erişebilir. Diğergâmlık onu yüceltir, kendi acılarına karşı duyarsızlaştırır, kendine acımak zayıflığından kurtarır. Işte böyle bir hikayenin içinden, varlık içinde birlik, yokluk içinde hikmet ve sonsuzluk arayışında haykırır kimsesiz güftekâr Nihal:
"Yakut, mine, zümrüt bana birdir kayalarla,
Bir gül dikeninden örülen taç neme yetmez?
Keşâne, sedir, sırma, ışık onların olsun
Bir köhne kitap, bir sarı kandil neme yetmez?
Bir çölde biten dal gibi ıssızsa bu gönlüm,
Dost âleminin ettiği kem söz neme yetmez?
Vardır anacak bir gün olup ismimi elbet
Bir servinin altında dolan göz neme yetmez?
Cânım dediğim sevgililer, hep senin aksin
Rûhumla dolan can ikizim, nurdan o cismin.
Nâlân, vîrân, giryânım, mahrûm, mahzûn, mahcûrum
Bir köhne kitap, bir sarı kandil neme yetmez?"