Being Maria Yahut Kağıttan Gemi

Being Maria Yahut Kağıttan Gemi

Canset YILDIZ

Hayatın bize daima mesajlar gönderdiği doğru. “Tanrı bizimle de konuşur belki” sitemini yapanlar aslında bir şeyden emin olmak istiyor: işittiğinin Tanrı’nın sesi olup olmadığından. Being Maria filmi de böyle bir sezgisellikle girdi hayatıma. Tanrı kendine has kudretiyle kulağıma fısıldadı, omuzlarımdan tutup sarstı. Ne ilginçtir, komşum olmayan iş arkadaşım olmayan Maria’nın böylesine güçlü bir şekilde hayatıma girmesi için onu seyretmem yetti. Seyretmek, yani tanıklık etmek az bir şey midir? Haberdar olmak dahi insanı değiştirmeye muktedir bir etkileşim iken; izlemek o gözlerle, hissetmek kalbiyle ve ansızın tüm varlığıyla sarsılmak, tüm olanlardan sorumlu hissetmek mümkün değil mi sanki? İşte Being Maria bütün bunları ve daha fazlasını düşündüren sarsıcı ve trajik bir hikaye.

Toplumsal grupların sözcü kahramanlar olmaksızın kendini ifade edemediği, farklı dil ve üslupların ‘duyulmadığı’ bir yapı içerisinde temsilcilerin artması tabiidir. Mesleği temsil etmek olan birisi olarak söylemek isterim ki temsil; manada eksikliktir, indirgenmişliktir, hakikatin çarpıtılmış şeklini seslendirir. Çocuklar, yaşlılar, kadınlar, engelliler, mülteciler, hastalar, işçiler, beyaz yakalılar ve daha nicesi kısacık yaşamlarını biraz olsun ağız tadıyla sürdürebilmek için her an ama her an sözcüye muhtaçtır adeta. Çünkü o gerçek varoluşlarındaki incelik ve ayırt edicilik, canavarca bir güç anlayışına tutunmuş vahşilerin gözünden sadece bir tahrik unsurudur. Kırılan bir çocuğun bakışları neden yetmez azgın bir öfkeliyi durdurmaya? Bir hastanın bir yaşlının sesindeki titreme neden yetmez onun ihtiyacını anlamak ve onu affetmek için? Bir kimsenin terk edilmişliğinin onun benliğine bıraktığı yaraları görmek için apaçık itiraflarda bulunduğu mektuplarını okumak şart mıdır?  Vicdanı küçümsemeyen ve gerçek özgürlüğü biraz olsun tatmış bir zihnin bu tarz bir tek tip temsil anlayışı ile çatışmaması imkansızdır. Bu indirgenmişliğin sebebini düşünürken fark ediyorum ki; dünyanın milyonlarca çeşitliliği barındıran ancak bir vahşete teslim olmuş, kriminalize bir gezegen olduğuna inandırılarak doğuyoruz. Bu inanca seyrederek varmış olabiliriz, inandıkça seyrettiğimize dönüşmüş, suçlulaşmış olabiliriz. Sana hiçbir şey yapmadım Maria, hatta belki ben de biraz Maria’yım, ancak çok ama çok özür dilerim.

16 yaşında iken daha önce hiç görmediği babasını görmek istediğini açıkladığı anda hayatının tek destekçisi, tek öznesi olan annesinin hedefi haline gelen, onun yok ediciliğine maruz kalan ve aslında doğduğu günden beri son derece koşullu sevilen Maria artık yalnızlığı ile yüzleştirilmiş, bir kağıttan gemiye dönüştürülmüş, uçsuz bucaksız derinlikli mavi sulara atılmıştır. Dönecek bir ev, anne, tanıdık yoktur ve bu kimsesizlik kasırga gibi almıştır onu, habersiz... Maria yaşama karşı öylesine bilgisiz ve bomboştur ki, aklına ölmeyi istemek bile gelmez. Sadece yol arar, bir yol olsun da göreyim ve görüleyim, onun için tüm mesele bundan ibaret gibidir. Hiç görmediği babası çok ünlü bir film yıldızıdır. Kızıyla olan yeni ilişkisindeki duygularını, bir baba olarak değerlerini film boyunca bir türlü anlayamayız, neredeyse devamlı yüzünü yandan görürüz baba Daniel’in. Bu çekim tekniği ile babanın kaçışları yansıtılmak istenmiştir. Kızına yardım etmek mi ister? Ona karşı mahcup mudur? Bir miras bırakmak istemekte midir? Ona yabancı mıdır? Hiç ama hiçbir duygusunu anlayamayız. Daniel bu anlamda karanlık ve korkak bir adamdır aslında: kendi duyguları ile yüzleşmemiş, hatta belki duygularını yok etmiş, olumsuz failliği normalleştirmiş, yol açtıklarından memnun yaşayan bir sahne insanı. Daniel o kadar baba değildir ki, kızını tehlikelere karşı uyaran kişileri bile susturur, şer olanı kızına takar ve izler. Böyle bakıldığında Maria’yı milyonlarca seyircisinden çok hikayesinin mimarı babası Daniel’in izlediği anlaşılır. Annesi ise gözü öfkeden kör olmuş bir kayıtsızdır. Maria’nın görülme isteği de bu nedenle baba Daniel’e değil, annesine yönelmiştir. Saflığının korkunç bir olayla elinden alınmasından sonra, bozulmamış benliğini daha önce çokça seyretmiş görmüş olana, annesine seslenir Maria, onu çağırır. Milyonlarca gözün karşısında ızdırap çekerken hepsinden kurtulmak ister ve küçücük bir kızken “Anne, bakkk!” diye seslendiği her an yanıt veren annesini çağırır yardıma. Annesi yanıtlamaz. Kulakları ve gözleri öfke belasına tutulmuştur çünkü. Kısır bir döngü içerisinde anneliğini ve erkekleri sorgulamaktan alamamıştır kendini, tükenmiştir.  

Filmi izlerken kendi içimizdeki Maria’yla istemsizce yüzleştirilir, kendine acımakla ve kendinden tiksinmekle sınanırız. Bu anlamda iç dünyamızda bir reddiye oluşturur Maria: hayır ben bu kadar örselenmedim, ben bu kadar kötü bir şey yaşamadım, ben film yıldızı da değilim, üstelik Maria biraz aptal ve gösteriş meraklısı diyebilirsiniz. Ancak bu halinizin de trajikomik olduğunu görmek güç değil: Maria size parmak sallamıyorken, sadece orada öylece yaşıyorken girdiğiniz bu kaçışlar bile içinizdeki susturulmuş Maria’nın haykırışıdır. Bu cesur kız sizi rahatsız eder. Kaybedecek çok şeyi varken hiçbir şeyi olmayan, ödediği büyük bedeller ve hızla sürüklendiği yoğun farkındalık, bilinçli tercihleri olmak yerine bir kimsesizliğin eseri olan Maria, ilk karşılaşmanızda veya filmin sonunda onu ötekileştirmeye tahrik edebilir. Oysa o herhangi biridir.

Genç bir kalbin en büyük zaafı özel olduğunu sanmaktır. Serpilmekte olan bir benliğin en büyük ihtiyacı ve dansıdır bu: özel ve biricik olmaklığının görülmesi. Sizi özel ve biricik olduğunuza inandıranlar bu şekilde kurdukları tahakkümün zevkini sürerken sebep olduğunuz can sıkıcı sıradan bir olayda aniden karşınıza dikilir ve “Sen kendini özel sanan bir aptalsın!” deyip tokat atarlar. İşte Maria’nın sansasyonel filmindeki aşk da böyledir. Kendisine alan açan tatlı bir şımarıklığında bile ansızın kendini özgür sanmakla aşağılanır ve daha da aşağılara çekilmek için geri dönüşü olmayacak bir şekilde örselenir. Vahşinin bu eylemleri, kendini dünyaya kabul ettirme deliliğindendir. Bu yüzden avını da en deneyimsiz, en safından seçmiştir. Ona hükmetmeye başladığı anda yok ediciliği tahrik edilmiştir ve masumu yok etmeden, en ağır şekilde örselemeye başlarken bunu seyreder, seyrettirir. Bu zararı izlemek, o vahşinin yaşam tarzı ve keyfidir: “Heyy Maria! İşte gör, bak, hisset dünya nasıl bir yerdir! Masumiyetinin alkışlanacağını sanan bir aptalsın. Masumiyet bu dünyada ancak bir tahrik unsuru olabilir! Eh artık sen de benim gibisin elbet!” Vahşinin bu korkunç manifestosu Maria’ya ezberletilmek istenmektedir. Bu ezberde cesurca vurgulanan din ve ebeveynlik (ve belki de yerine göre devlet erki) gibi itaat arketipleri, itaatin vahşiler için icat edilen bir yöntem olduğu mesajını haykırır. Bu anlamda film, ev düzeninden tüm dünyaya açılan bir pencereden her türlü itaat merkezli sistem unsurlarına kılıç çekmektedir. Tam o anda Maria anlar ki, vahşiler ve vahşet tutkunları (film setindeki tepkisizler) dünyayı çepeçevre sarmıştır. Bu sahnede vahşetin faili ile vahşete göz yummanın ne kadar aynılaştığını anlayarak ürperirsiniz.  

Olan olmuştur; saf ve temiz Maria bu zorba ezberlerin çığlığında parçalanır, artık o serpilememiş varoluşunu yeniden doğurmak ve hemen büyütmek zorundadır. Peki ama nasıl? Bu çıkmazda Noor girer hayatına. Bu kız 20 yaşındadır, Maria’nın bir zamanlar sahip olduğu cesur saflığından izler taşımaktadır ve Maria ona aşık olur. Bu aşamada senarist bizleri ikinci bir gözle sınamaktadır. Bu sahnelerden sonra Maria seyirci gözünde daha marjinaldir: Noor ile birlikte artık Maria’nın ilk cinsel deneyimi tecavüz olan bir biseksüel olduğu tespit edilmiştir. Bu aşkta gözler önünde serilen dayanışma ve emek, seyirciyi sürüklediği kıyasla eril failliğin yol açtıklarını koyar masaya. Homoseksüel eğilim, örselenmiş Maria’nın hikayesinde kendini yeniden inşa edebileceği serin ve dingin sulardır. Anneden, evden ve okuldan uzakta, güvenli bir ilişki içerisinde Maria, “hayır” demeyi öğrenir. Orada kadınlaşır, özerklik kazanır ve her şeye rağmen yolunda gidebilen bir geleceğe yöneltilir seyirci.

Bir özür bile dilemediler diyorsun Maria. Özür dilemek bilinçsiz bir failliğin ardıl eylemidir. Şeytan ise ısrarcıdır ve asla özür dilemez. 28/11/2024

 

Bize Ulaşın

Beytepe Mah., 5341 Sk., No:2, Keyvan Acrux Ticari, 06800 Çankaya/Ankara

© Canset Yıldız Hukuk Danışmanlık . All Rights Reserved. Designed by medyANKA